Sarıyerli genç yazar ve şair Zana Gümüş Sarıyer Gazetesi’ne konuştu

Beğen
Beğendim Sevdim Komik İlginç Üzüldüm Kızdım
157

 

Ali Akkanat Anadolu Lisesi öğrencisi, İstanbul İl Öğrenci Meclisi Kültürel ve Sanatsal Çalışmalar Komisyonu Başkanı ve Sarıyer Öğrenci Meclis Başkanı aynı zamanda iki kitabı yayınlanmış geleceği parlak genç yazar ve şair, Zana Gümüş. Öğrencilerin sorunlarından, okullardaki siyasi yapılanmalara, değişen sınav sisteminden, yaptıkları çalışmalara bir çok konuda Sarıyer Gazetesi Haber Müdürü Mert Cin‘in sorularını yanıtladı.

SARİYERGAZETESİ.COM / RÖPORTAJ / MERT CİN 

İşte genç yazar ve şair Zana Gümüş’ün Sarıyer Gazetesi’ne verdiği röportaj;

Öncelikle seni tanıyalım.

Zana Gümüş.16 yaşındayım. Sarıyer’de okuyordum, şu anda okulumu değiştirdim fakat daha öncesinde okul başkanlığı yaptım. Daha sonrasında İlçe Öğrenci Meclis Başkanı seçildim Sarıyer’de.

Hangi okuldaydın?

Ali Akkanat Anadolu Lisesi’ndeydim. Daha sonrasında İstanbul İl Öğrenci Meclis Başkanlığı seçimi oldu. Bu seçimden sonra İl Öğrenci Meclisi’nde Kültürel ve Sanatsal Çalışmalar Komisyonu Başkanlığı’na getirildim. Çeşitli projeler yaptık, ben de 28 Ekim 2016 tarihinde ilk kitabımı yayımladım.

Kitabın adı nedir?

Avamperest.

Avamperest… Roman tarzında mı?

Evet. Kitapta çeşitli toplumsal konuları, düzenin sorunlarını, gerek eğitim sistemi, gerek kadın hakları olsun bunu öyküleştirerek kağıda dökmek istedim. Daha sonra geçtiğimiz Haziran ayında ikinci kitabımı yayımladım. Bu kitap şiir kitabı, 80 şiirden oluşuyor, adı Darmaduman.

Tamamı sana mı ait?

Evet, tamamı bana ait. Şiirlerin yarısı hece ölçüsüyle kaleme alındı. Şiirlerde genel olarak  duygularımın bir dışavurumu, yani temel bir konu yok. Tarihsel ya da siyasi konulardan ziyade kişilerin duygularına yönelik, duygularına hitap edecek şekilde yazmaya çalıştım.

Melankoli diyebilir miyiz?

Yani… Tam olarak öyle diyemesek de, öyle olabilir. Tabii melankoli deyince karamsar bir hava aklımıza geldiğinden bunu pek tercih etmiyorum. Bununla birlikte genel olarak kültürümüze ait olan hece ölçüsünü kullanmaya özen gösterdim. Bunun dışında yaşım gereği ailemden, çevremden manevi desteğe ihtiyacım oldu. Hepsi yazılarıma olumlu yaklaştılar. Bunun yanında Kültür ve Sanattan Sorumlu Başkan Yardımcısı olduğum İstanbul Öğrenci Meclisi olarak da çeşitli çalışmalar yaptık. Mesela meclisimiz olarak Diyarbakır’da bir kütüphane açtık. Edebiyatla uğraşan biri olarak bunun da benim için bir önemi var. Çünkü edebiyata katkı sadece bir şeyler yazarak değil, insanların okumasını sağlayarak da yapılabilir. Ki, bu benim için daha önemli.

Oraya gelmeden önce, kitap yazma konusunda, sana bunu ilk kim söyledi? Yani, ‘Zana sen kitap yazmalısın.” diyen ilk kim oldu? Bu desteği kim gösterdi?

Annem ve babam bana her zaman destek verdi bu konuda. Ben zaten çok kitap okuduğum için bir yerden sonra artık fikirlerimi yazmak istemiştim. Yani her zaman yazıyordum ama bunu ciddi olarak bir eser haline dönüştürmek uzun zaman aklımda vardı ve benim rahmetli dayım Mehmed Uzun da yazar olduğundan dolayı hep onu örnek almıştım, gerek ailemizde gördüğü saygı, gerek dünyaya, topluma bir şeyler katma kutsallığı onu benim gözümde bir idol haline getirmişti. Onun da getirdiği bir bilinç ve etkiyle içimde hep bir yazma isteği vardı.

Yazar dayının yazar yeğeni yani. 

Evet, aynen öyle.

Onun dışında, komisyon başkanlığınız vardı. Ne komisyonuydu?

İstanbul İl Öğrenci Meclisi’nde Kültürel ve Sanatsal Çalışmalar Komisyonu Başkanıyım.

Evet, orada nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

Orada işte dediğim gibi İl Öğrenci Meclisi olarak Diyarbakır’da bir kütüphane açtık. Bununla birlikte çeşitli kermesler düzenledik. Mesela İstanbul Gençlik Festivali’nde stand açıp orada öğrencilerin sorunları dinledik. Onların sorunlarına çözüm bulmaya çalıştık.

Bu ‘gençlik festivali’ dediğimiz geçen hafta olan mı?

Hayır, Yenikapı’daki büyük olan festival. Bunun dışında yine seçimler olacak bu Kasım ayının ortalarında. O zaman görevimi devredeceğim, Sarıyer İlçe Öğrenci Meclis başkanlığını. Bu komisyon başkanlığım Ocak ayına kadar sürecek yaklaşık olarak, yeni komisyon başkanları görevi devralana kadar.

Peki, Sarıyerli öğrenciler olarak çalışmalarınız tam olarak nedir? Lise öğrencileri olarak. Bu meclis aynı zamanda ilk ve ortaokulları da kapsıyor mu?

Tabii, üniversite dışında bütün öğrencileri kapsıyor. Ne yazık ki, İl Meclisi’ne kayınca ilçe bazında çalışmalar yapamadık. Bu yüzden zaten ben de şikayetçiyim. Çünkü bir yerden sonra bu çalışmalar siyasete alet ediliyor ve öğrenciler kullanılıyor. Bu da bazı çıkar çatışmalarına sebep oluyor. Biz de bu noktada ‘o başkan olsun, bu başkan olsun’ diyerek öğrencilerin sorunlarını unutuyoruz. Burada bir özeleştiri yapmamız gerekiyor. Bununla birlikte genel olarak öğrencilerin sorunlarını dinlemeye çalıştık, bunları yetkili mercilere iletmeye çalıştık. Bununla ilgili çalışmalarımız vardı, ne yazık ki gerçekleştiremedik bazı olaylar nedeniyle. Mesela çeşitli konferanslar vermek istiyordum Öğrenci Meclisi adı altında Kültür-Sanat Komisyonu olarak. Edebiyatla ilgili, tarihle ilgili. Fakat bunu gerçekleştiremedik ne yazık ki, işler aksadı. Bununla birlikte, elimizden geldiğince okulları ziyaret ederek, Sarıyer çevresindeki liseleri ziyaret ederek, toplantılar yaparak buradaki öğrencilerin sorunlarını derledik, Milli Eğitim müdürüne ilettik, Talim Terbiye Kurulu başkanına kadar da ilettik bunu.

Peki bu Sarıyer Öğrenci Meclisi başkanlığına ne zaman geldin?

Kasım ayında, geçen senenin Kasım ayında.

Yaklaşık bir yıl olmuş. Peki, önümüzdeki seçim ne zaman?

Önümüzdeki seçim yine Kasım ortasında olacak, tabii ben aday olamayacağım okul başkanı olmadığımdan dolayı. Aslında öğrenci meclisleri dediğim gibi, öğrencilerin en yetkili resmi temsil kurumu olmasına rağmen çeşiti çıkar çatışmaları nedeniyle öğrencilerin sorunları göz ardı ediliyor ve arka plana atılıyor. Ben buna karşıyım. Doğrusu, bunu da söylemek için gelmiştim. Çünkü, biz öğrenci meclisi olarak öğrenciler için çalışmamız gerekirken bazı siyasi olaylara alet ediliyoruz, alet oluyoruz. Ben buna karşı çıkıyorum. Bunu da belirtmek istiyordum.

Ne gibi çıkar çatışmaları yaşanıyor mesela?

Mesela şöyle söyleyeyim, çeşitli gruplar var. Bu gruplar kendi partilerinin gençlik kollarından olan elemanlarını yetiştiriyorlar. Onun dışında, gerçekten çok yetenekli olan donanımlı olarak öğrencileri temsil edebilecek kişiler arka plana atılıyor bu nedenden dolayı.

Parti çıkarları yani…

Evet. Bununla birlikte, hani ‘o başkan olsun bu başkan olsun’ derken adeta günümüz Türkiyesinin o siyasi durumunu öğrenciler içinde de yaşıyoruz. Bundan dolayı da, çözüm üretmek yerine kendi kendimizle tartışıyor ve çatışıyoruz. Böyle bir sıkıntımız var ne yazık ki.

Bu da sorunları gidermiyor, aksine daha fazla soruna yol açıyor.

Evet…

Anladım. Şimdi biraz da kitapların üzerine konuşmak istiyorum. İkinci kitabın şiir kitabı, ilk kitabında kadın hakları, öğrenci hakları, bunlardan bahsettin. Biraz detaylandırır mısın, anlatır mısın bize.

Tabii. Genel olarak ben hikayeyi çok açık uçlu bıraktım. Kim nasıl düşünmek ve hayal etmek istiyorsa o şekilde düşünsün diye. Mesela tarih vermedim. O kişinin hayal gücüne kalmış bir durum olsun diye. Şehirler olsun, karakterler olsun tamamen hayal ürünü. Herhangi bir ülkede, herhangi bir şehirde geçmiyor. Bunların hepsi kurgu. İşte burada baş karakterimizin adı Antonio. Antonio’nun yakın arkadaşları, çevresi kaymak tabakadan diyebileceğimiz zengin insanlardan oluşuyor. Antonio bunlar arasında daha alt tabakadan, daha fakir ve insanların sorunlarına daha çok kafa yoran, arkadaşlarından ziyade daha fazla düşünmeye ve felsefeye ilgi duyan ve insanların sorunlarını ön plana koyan bir kişi. Arkadaşlarının amacı oradaki kralı devirerek yeni bir düzen oluşturmak. Fakat Antonio bu düzenin yanlış olacağını, çünkü insanların buna hazır olmadığını ve böyle bir düzenin bir kaos ve düzensizlik getirebileceğini, hiçbir şeyi yerine koyamayacağını söylüyor. Fakat arkadaşlarını bu fikrine ikna edemiyor. Ki sonunda da bunun sonuçlarını görüyoruz. Her karakter aslına bakılırsa farklı bir etnisiteyi temsil ediyor. Bu da bizim Türkiyemizin mozaik yapısını ortaya koymak için yaptığım bir şeydi. Mesela her karakterin ismi farklı bir dilde. Mesela Yunanca, Ermenice, Kürtçe, Arapça… Bu gibi karakterleri farklı etnisiteleri temsil etmek amacıyla empati duygumuzu geliştirebilmesini hedefleyerek oluşturdum. Sonuç olarak, biz Türkiye olarak da bu durumdayız ve Türkiye olarak bütün olmamız gerektiğini düşünüyorum ve buna vurgu yapmak istedim.

Peki. Bu soruyu genç yazda kitap yazmış, yazar olmuş bir gence sormak biraz heves kırıcı olabilir fakat kitabından ne gibi tepkiler aldın? Çok tepki gördün mü? Yani, tepki derken, şundan bahsediyorum, olumlu veya olumsuz anlamda. Satıldı mı, tuttu mu, bunları merak ediyorum.

Genel olarak olumlu tepkiler aldım. Hani çevremde, arkadaşlarım olsun, öğretmenlerim olsun, ailem olsun. Fakat, hani bir yerden sonra hem yaşım gereği hem de yeterli desteği bulamadığımdan dolayı kitabım çok yüksek mecralarda satılmadı. Ama buna rağmen ben bunu zaten sanat için yapıyorum, insanlara bir faydam olsun, katkım olsun diye yapıyorum. Tabii ki yaşım daha genç, ama ben bunun üstüne bir şeyler katarak ileriki zamanlarda kendimi geliştirerek yazmak istiyorum. Bu yüzden bu yaştan başladım ki daha kavrulayım, daha iyi pişeyim diye.

Zaten o yüzden dedim ya, hevesini kırmamak için diye.

Mesela Yaşar Kemal, kimliğe göre değil de gerçek yaşına göre 18 yaşında ilk kitabını yayımlamıştır ve geliştirerek Türkiye’nin en büyük yazarı olmuştur. Günümüzde benim yaşımda olup da çok yazan insanlar var ama bu kitaplar daha evrensel, toplumsal konulardan ziyade gençlerin ilgisini çekebilecek birtakım olayları anlatan kitaplar. Ben bunun önüne geçmek istedim. Daha toplumumuzla barışık, kültürümüzle barışık, insanları düşündürebilecek, insanlara faydalı olabilecek bir şeyler üretmek istedim ve buna da bu yaşta başlamak istedim. Hani sonuç olarak sanatın da yaşı olmaz diye düşünüyorum.

Aynen öyle. Zaten o yüzden dedim ya, ‘hevesini kırmak istemiyorum diye sormak istemiyorum’ ama merak da ediyorum yani nasıl tepkiler aldığını, nasıl tepkilerle karşılaştığını. Bunun dışında okulda, yakın çevrende nasıl karşılandı bu durum?

Zaten benden bekliyorlardı, çünkü ben çok okuyan bir insandım. Genel olarak edebiyat ve daha çok tarihe düşkün, felsefe gibi konulara ilgi duyan, bunlara yatkın olan bir insandım. Bunun için zaten şaşırılacak bir durum değildi onlar için, arkadaşlarım olsun, ailem olsun. Tabii yazınca da sevindiler, kendileri de mutlu oldular. Hatta bir arkadaşım benden sonra, benim de kitap yazmamla birlikte o da buna heves sardı ve o da bir kitap çıkardı.

 Yani bu yönden örnek de olmuş oldun.

Daha doğrusu, çevremi olumlu yönde etkilediğimi düşünüyorum.

İkinci kitabın Darmaduman’ı açabilir miyiz biraz? 

Bu yılın Haziran ayında çıktı.

Bu Haziran’da çıktı. Ondan biraz bahsedelim. Şiir kitabın, 80 şiir bulunuyor dedin. Daha ziyade hani böyle sevgiye dair şeyler var içinde. Biraz sen anlat…

Ben toplumumuzla barışık bir insanım. Bu yüzden kültürümüze ait, insanlarımızın diline ve kulağına yatkın olan kafiyelerle, hece ölçüsüyle donatılmış, ağızda yuvarlanan şiirler yazmaya çalıştım.

Hece ölçüsünü özellikle mi tercih ettin? Peki bunu tercih etmendeki sebep neydi?

Sonuç olarak bizim edebiyatımız, halk edebiyatımız hece ölçüsüyle başlıyor.

Türk edebiyatına dayanarak yani…

Evet. Bu edebiyatımıza bağlı. Yani hece ölçüsü bizim kültürümüzün bir parçası, en önemli parçası. Eğer biz bugün kültürümüzü unutursak, geçmişimizle barışık olmazsak geleceğimizi nasıl çizebiliriz diye düşünerek ve halkımız nezdinde Avrupai tarzda yazılan serbest şiirlerden ziyade kafiyelerle donatılmış, ağızda yuvarlanarak okunan şiirlerin insanımız nezdinde daha etkileyici ve güzel bir etki bıraktığını gözlemleyip daha içten olduğunu düşünerek böyle bir hevese sardım. Bunu da elimden geldiğince yapmaya çalıştım.

Peki hece ölçüsü, eski Türk edebiyatında olduğu için tercih ettiğini söyledin. Şairler zamanında hani garipçileri falan bayağı yargılamışlardır. Sen nasıl görüyorsun, yani şiirlerini hece ölçüsüyle yazmış birisi garipçileri nasıl değerlendiriyor?

Şöyle söyleyeyim, ben toplumumuzdaki her kesime hitap edebilmek için şiirlerimin yaklaşık yarısını hece ölçüsüyle yazmama rağmen diğer yarısını da yenilikçi, daha modern ve batılı tarzda şiirlerle tamamladım. Her kesime hitap edebilmek amacıyla. Tabii o da bir evredir. Garipçiler olsun, aynı zamanda ikinci yeniciler olsun, hececiler olsun. Hepsinin bütün olarak Türk edebiyatında yer alması gerektiğini düşünüyorum tabii ki. Fakat son zamanlarda oluşan yapıtlarla birlikte kendi kültürümüzü, tarihimizi unuttuğumuzu düşündüğümden dolayı ve halkımız nezdinde daha sıcak, samimi olduğunu düşündüğüm için hece ölçüsüne yöneldim. Yoksa benim hiçbir edebi akıma karşı karşı çıkma gibi bir durumum olamaz. Hem zaten bu adamlar çok büyük. Ben daha eline kalemi yeni almış biriyim.

Peki kendine örnek aldığın. ‘şunun gibi olsam’ dediğin, ‘biraz şundan biraz bundan’ dediğin yazarlar, şairler kimler?

Açıkçası en çok ben Jiddu Krishnamurti adındaki bir Hint düşünürden etkilenmiştim. Onun dışında George Orwell’ın kitapları beni çok etkilemişti. Ama en çok tabii ki Rus edebiyatından Dostoyevski… Bütün kitaplarını okudum. Genel olarak Rus edebiyatına hayran olsam da en çok Dostoyevski beni etkilemiştir. Türk Edebiyatı’nda ise Sabahattin Ali benim için vazgeçilmezdir.

İnternette profiline baktığımda “Türkiye Büyük Millet Meclisi İstanbul Öğrenci Meclisi…” yazıyor. Bu nedir?

Öğrenci meclislerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlı. Milli Eğitim Bakanlığı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ortak projesi olan ‘Demokrasi Eğitimi ve Öğrenci Meclisleri Projesi’ adı altında gerçekleşen ve sınıf temsilciliği seçimiyle başlayan bir evre. Seçilen sınıf temsilcileri okul başkanlığına aday oluyor, okul başkanı seçildiği takdirde ilçede toplanan okul başkanları arasından 1 başkan ve 2 yardımcı olmak üzere 3 delege seçiliyor. Bunlar da her ilçeden büyük şehirlerde 3, küçük şehirlerde 5 temsilci olmak üzere yapılan seçimle il başkanını seçiyor. İl başkanları da 81 ilin temsilcileriyle toplanıp Türkiye Öğrenci Meclis başkanını seçiyorlar. Türkiye Öğrenci Meclisi, Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı altında, TBMM himayesinde olan resmi bir temsil kurumudur. Lise, ortaokul ve ilkokul öğrencilerini temsil eden tek resmi kurum TÖM ile onun altındaki il ve ilçe meclisleridir. Sonuç olarak biz TBMM’ye bağlıyız fakat gerek yaşımız gereği gerekse öğrenci olmamızdan ötürü ne yazık ki pek bir itibar göremiyoruz. Ama dediğim gibi çıkar çatışmaları ve gruplaşmalardan ötürü de öğrencilere verimli olamıyoruz.

Yani siyasi partiler açıkçası sizin işinizi zorlaştırıyor…

Öyle de denebilir. Biz bir tavsiye meclisiyiz. Eğitim kararlarında tavsiye verebilecek bir merciyiz ama buna rağmen sınav sistemi olsun ya da yeni bir eğitim sistemi veya müfredat değişikliğinde hiçbir soru sorulmadan, öğrencilerin hiçbir fikri alınmadan direkt olarak bir şeylere girişiliyor.

TEOG kaldırıldı. Bununla ilgili ne düşünüyorsun?

TEOG zaten son sınavla birlikte çok işlevsizleştirilmişti. 17 bin birinci çıkan bir sınavdan bahsediyoruz burada. En düşük puanlı liseler dahi birden tavan yaparak puanlarının 30-40 puan üstüne ulaştılar. Bu gerçekten büyük bir rakam ve dengesiz. Bundan dolayı değiştirilmesi, düzenlenmesi gerekiyordu fakat tabii burada öğrencilerin psikolojisini de iyi incelemek gerekiyor. Yani sonuç olarak bu sınava girenlerin yaşı daha küçük. Onların da kafasını karıştırmamak gerekiyor. Bana kalırsa sınavların kalkması için Türkiye’nin daha yaklaşık 30-40 yıla ihtiyacı olmasına rağmen buna geçiş aşamasının başlatılması gerektiğini düşünüyorum. Daha farklı bir yolla tabii.

Mesela Finlandiya’yı ele aldığımızda sınav diye bir şey yok. Kendilerine özgü bir tarz var ve bunun çalışmalarının yapılması gerekiyor. Şu an Türkiye bunu kaldırmaz.

Tabii Türkiye’de okul bürokrasisinin de azaltılması, öğrenciler üzerindeki korku üzerine kurulu baskının yok edilmesi gerekiliyor. Müdür olsun, öğretmenler olsun, öğrencilerle içiçe olarak ‘okul sizin ikinci evinizdir’ sözünün altını doldurarak hareket etmemiz gerekiyor. Bunun için öğretmenlerin de eğitimine, eğitilmesine önem vermemiz gerekiyor.

Peki, genel olarak Türkiye’deki eğitimi nasıl görüyorsun?

Türkiye’deki eğitim ne yazık ki çok kötü durumda. Çünkü eğitim sisteminin öğrencilerin isteklerine, yeteneklerine, fikirlerine göre değil de dayatmalarla yaratılan bir bürokratik çember içerisinde, kanunlarla donatılmış ve okulun bir meslek sahibi olabilmek için aşılması gereken bir engel konumuna indirgenmiş bir durumda olduğunu olduğunu görüyorum. Fakat her öğrenci bir bilim insanıdır, okullar bilim yuvasıdır. Biz bunun bilince olmayarak öğrencileri birer tekniker olarak yetiştiriyoruz. Okulları bu şekilde, meslek sahibi olmak için aşılması gereken bir engel konumuna düşürdüğümüzde buna paralel olarak öğrencilerin başarıları da düşüyor. Çünkü bugün çoğu kişiyi görüyoruz, okul okumadan çok iyi yerlere gelebiliyorlar, şirketler kurabiliyorlar. Bu durumda iş imkanı açısından bakıldığında birkaç okul dışında iş bulmak çok zor, ve hatta bu günümüzde daha da zorlaştı. Bundan dolayı da ‘biz okul okuduğumuzda zaten iş bulamayacağız’ düşüncesi hakim. Ama okul bir meslek öğrenme yuvasından çok bilim merkezi olmalıdır. Meslek sahibi olmak isteyen değil, hayatına bir şeyler katmak isteyenler okul okumalıdır. Belki de bu olay dünya toplumunun suçu. ‘Günümüzde okumayan insan mı olur’ kafasıyla herkesi okumaya zorladık ve bu sonuç meydana geldi. Belki de okuma-yazmayı öğrendikten sonra sadece isteyenler okula devam etmeli… Biz insanları çok dar alanlara sıkıştırmaya çalışıyoruz.

Peki siyasi partilerden bu konuların çözümü ile ilgili ne bekliyorsun? Mesela, ‘şöyle olsa daha iyi olurdu’ diyebileceğin ne var? Siyasi partilerin programlarında eğitim ile ilgili ‘şunlar yer verilse’ dediğin önerilerin, tavsiyelerin var mı?

Tabii ki. Mesela şimdi YGS-LYS kalktı ve yeni bir sınav sistemi getirildi. Burada matematik belirleyici faktör iken artık ana aktör konumuna geldi. Çünkü eskiden matematik yapabilen iyi bir üniversiteye gidiyordu, şimdi matematik yapamayan üniversiteye giremeyecek. Yani matematik belirleyici aktörken ana aktör durumuna getirildi. Fakat bununla birlikte, müfredatın da değiştirilmesi gerekirken bununla ilgili bir atılım gerçekleştirilmedi. Mesela eskiden anadolu liseleri alan seçimi yapabiliyordu, fakat şimdi alan seçimi kaldırıldı ve seçmeli derslerin saatleri arttırıldı. 11. sınıfta 20, 12. sınıfta ise 23 saate çıktı. Bu seçmeli dersler de istisnasız bütün okullarda alan seçer gibi paketler halinde sınıflara sunuluyor. İşte Yabancı Dil olsun, TM olsun, MF olsun, sözel olsun. Bu durumda da, bu saatten sonra öğrencilerin işlerine yaramayan, daha doğrusu işlerine yaramaz duruma getirdikleri bazı dersler görülmeye devam ediyor. Bugün eğer matematik ve Türkçe ana aktör olmuşsa bu durumda müfredatın da değiştirilmesi ve daha kaliteli, daha ağırlıklı bir Türkçe ve Matematik eğitiminin verilmesi gerekiyor. Fakat bununla ilgili bir atılım gerçekleşmedi, bir adım atılmadı. Peki siz bu sınava girecek öğrenciler için daha iyi Matematik anlayabilecekleri, öğrenebilecekleri bir sistem geliştirdiniz mi? Hayır. Bunun için yapılması gereken Temel Matematik düzeyinde eğitimin, sınavda sorulacak konular Temel Matematik çünkü, gerçekten daha kaliteli, daha profesyonel kişilerce, en azından Yüksek Lisans derecesine gelmiş öğretmenler tarafından verilmesi, aynı zamanda öğrenci psikolojisini de anlayabilecek, öğrencilerle iyi bir diyalog kurabilecek insanların öğretmen olması ve Matematik sınavlarının kaldırılarak, öğrencilerin sınav stresi yaşamalarının önüne geçerek bundan ziyade, öğrenmelerini motive etmelerini sağlamak gerekiyor.

Şöyle bir durum karşımıza çıkıyor o zaman, ‘Matematik bilmeyen okuyamaz…’

Evet. Bu tabii ki doğru değil. Ama aynı zamanda bu matematiği öğretemeyenlerin de suçu her ne kadar öğrencilerin vurdumduymazlığı olsa da ülke çapında matematikte bütün öğrenciler çok gerilerde kalıyor. Bu öğrencilerin %10’luk kesimiyle ilgili olsa dahi anlaşılabilirdi, fakat öğrencilerin %50’si ve fazlasında matematik sıkıntısı varsa bu sistemin sorunudur.

Aynen öyle, katılıyorum. Bir sınav sistemi var, bir sınav çıtası var ve o çıtayı aşamayan, ki bu çıta matematik, okuyamaz bu ülkede gibi bir algı var.

Zaten YÖK başkanı Yekta Saraç da açıklama yaptı, “Matematik çözemeyen üniversitelerin kapısının önünden bile geçemeyecek.” diye. Bu durum sözel öğrencilerine, sözele yatkın öğrencilere, yabancı dilci öğrencilere bir hakarettir. Çünkü matematik yapmak bir zorunluluk değildir. Matematik dünyamız için, hayatımız için önemli olabilir fakat herkesin alanı, yeteneği ve dünyaya hizmet etme anlayışı farklıdır. Buna saygı duymamız gerekiyor.

Aynen öyle.

Bunun için alan seçiminin yeniden getirilmesi ve 11. sınıfta bize paket halinde sunulan fiili alan sisteminin de tekrardan 10. ve hatta 9. sınıfa çekilmesi gerekiyor.

Benim dönemimde sözel, eşit ağırlık, sayısal gibi bölümler vardı ve herkes isteğini seçiyordu. Mesela ben sözelciydim ve matematik görmüyordum. Şimdi bu kalktı ve işleyiş nasıl ilerliyor?

Öncelikle 9. sınıfta 3 saatlik bir seçmeli ders hakkımız var, bu 10. sınıfta 7’ye, 11. sınıfta 20’ye ve 12. sınıfta 23’e çıkıyor.

Eskiden biz 9’dan 10’a geçince bölüm seçiyorduk.

Artık öyle bir şey yok. Bölüm seçmek yok. Burada 11. sınıftan itibaren fiili olarak bir alan seçme işleniyor, bu seçmeli dersleri okullar paket halinde kendileri seçmeli derslere karar vererek sınıflara veriyorlar ve örneğin sözel isteyenler bu seçmelileri kendileri seçmiş gibi idarenin hazırladığı şekilde kullanıyorlar. Yani fiili olarak bu sistem işlese de resmi olarak böyle bir alan seçme durumu söz konusu değil. Bu da bazı öğrencileri zor durumda bırakıyor. Mesela yabancı dil ya da sözel öğrencileri haftada 2 saat, 4 saat, bazı okullarda 6 saat Matematik görmek durumunda kalıyor. Çünkü öğretmen yetersizliğinden ötürü idare öğrencilere istedikleri dersi değil, okulda öğretmenleri bulunan dersi seçtiriyor. Bunun için sıkı bir teftiş, düzenleme ve alan sisteminin yeniden getirilmesi ya da en azından 9. ve 10. sınıflardaki seçmeli ders saatlerinin arttırılarak aynı zamanda bunun bir düzene sokulması gerekiyor diye düşünüyorum.

Karmaşık bir sistem var ortada anlaşılan.

Evet. Aynı zamanda her yeri Anadolu lisesi yaptılar. Bu durumda insanın aklına şu soru geliyor, her yer Anadolu lisesi olduysa, bu durumda neden hala ‘lisesi’nin önünde ‘Anadolu’ var?

Yani bir özelliği kalmadı. Aynı zamanda imam-hatipler de çoğaldı.

Evet. Bu konuya da değinmek istiyorum. İmam-hatipler günümüzün koşullarına uygun değil. Bunu açıkça söylemek istiyorum, çünkü bugün fen liseli öğrenciler yetiştirmek yerine, fen lisesi yapmak yerine imam-hatipler açmak konusunda diretirsek yarın öbür gün ülkeye bilim yapacak, ülkeye katkı sağlayacak insanlar kalmaz. Zaten çok farklı hayat standartlarına sahip, hayat şartlarına ve felsefelerine sahip, farklı görüşlere sahip insanlar yetişiyor bugün. Çok kutuplaşmış bir toplum yetişiyor. Bugün bir imam-hatipliyle bir fen liseli aynı yerde oturup konuşamıyor. Bunun nedenini sorgulamak gerekiyor. Yani bugün, medeni iki insan olarak bir imam-hatipli ile bir fen liseli oturup konuşamıyor ise, bunun ileride ne olacağını düşünemiyoruz bile. Düşünün yani, bu nasıl bir olaydır? Bakıyoruz imam-hatipli çok başarılı olduğunda ya Mısır’a gidiyor ya da farklı ülkelere giderek orada akademik kariyerini tamamlıyor, yüksek lisans yapıyor ve Türkiye’yi terk ediyor. Fen liseli olansa, böyle bir durumda ‘zaten bu ülkede bilim yapılmaz’ diyerek yurtdışına, Amerika’ya, Almanya’ya gidiyor.

İmam-hatipli Mısır’a, Fen liseli Amerika’ya, Avrupa’ya gidiyor yani.

Kesinlikle durum bu şekilde. Bunun dışında eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi, ıslahatlarla değil, tamamen değiştirilerek yeni bir sistem oluşturulması gerekiyor. Yani bugün mesela müfredattan Atatürk kaldırıldı. Peki Atatürk kaldırıldı da o ders saatleri için daha yararlı şeyler mi geldi? Hayır, gelmedi. Neden peki? Çünkü bu karar siyasi bir karardır ve Atatürk siyasete alet edilmemesi gereken bir liderdir, bu ülkenin kurucu lideridir. Atatürk siyaset üstüdür. Siyasi kararlarla yönetilen bir eğitim sistemi de kesinlikle doğru olmayacaktır. Bugün bakıldığında, en doğru eğitim yönetim biçimi, eğitim yönetiminin komisyonlara devredilerek bu komisyonun içerisinde akademisyenler, okul müdürleri, öğrenci sendikalarının temsilcileri, eğitim alanında yatırımlar yapmış vakıfların temsilcileri, öğrenci temsilcilerinin bulunması, bu şekilde bir kurum oluşturularak burada eğitim kararlarının alınması ve siyasete eğitimin kesinlikle alet edilmemesi gerekiyor. Çünkü seçim vaadleri gibi eğitim de oyuncak haline getirildi. İşte ‘biz bunu yapacağız, biz şunu yapacağız, ÖSS’yi kaldıracağız, harçları kaldıracağız, LYS’yi değiştireceğiz’ diyerek eğitimi oyuncak haline getirdiler. Bu durumda öğrencilerin psikolojisini ciddi şekilde etkileyen bir durum. Bunu her siyasi parti yaptı.

Peki bunun bilerek yapıldığını düşünüyor musun?

Evet, ben öyle düşünüyorum. Burada insanları tek tipleştirmeye yönelik bir hareketin olduğunu düşünüyorum açıkçası.

 

Beğen
Beğendim Sevdim Komik İlginç Üzüldüm Kızdım
157

Bu haber 19 Aralık 2017 tarihinde yayınlanmıştır. (10 ay önce)

Habere yorum yaz