Sarıyer Gazetesi - Sarıyer Haberleri, Sarıyer'den haberiniz olsun

ÜNLÜ SANATÇI AYLA ALGAN İLE ÇOK ÖZEL SÖYLEŞİ

ÖZEL RÖPORTAJ: BURAK SÜME

Çok sevdiğim değerli hocam Ayla Alganın evindeyim. Sıcak karşılaması ve güzel yüzüyle bize 3 saat ayırmasıyla tekrar bir kez daha bizleri kendisine hayran bırakmıştır. Kendisi sanata düşkün bir aileden geldiğinin en önemli göstergesi evinde sergilediği eserlerden kaynaklanır. Annesinden kalan piyanosu ve çeşitli portreler Ayla Algan’ın evinin vazgeçilmezi. Kendisi benim şarkılarından filmlerine hayranlık duyduğum bir tiyatro ve sanat insanı. Özellikle yaptığımız röportaj’da Antigone’den Ofhelia’ya okulda aslında bir çok öğretilmeyen bir sürü detayı workshop gibi anlatması, İlk İstanbul temalı filmi, oynadığı Hamlet karakteri, ilk Olimpiya’da ve Ermenistan’da tek başına çıkan Türk kadını olması onun her daim vazgeçilmez olduğunun göstergesidir.

Girit doğumlusunuz ve bir kanal sizi “Girit”li olarak tanıttı ve gazeteye de bu şekilde manşet oldunuz?

Evet, Atina’da oldu, Freddy Germanos diye televizyon programı yapan bir adam vardı. Uğur Dündar gibi bizim böyle, ondan sonra o hep programa çıkartıyordu beni. Bazen de ben alay ediyordum onunla, diyordum ki “Rumca mı konuşuyorsun Türkçe mi belli değil?” E ne diyor Kavun Kavuni, Karpuz karpuzi “bu Rumca mı Türkçe mi” diyordum. Kahve, Rum kahvesi diyorlardı, yemekler desen öyle musakka aynı oluyor hepsi, bende matrak geçiyordum.  Gırgırdı biraz adam yarı komik yarı karikatür yarı politika. Ona “yedi kadın yedi seni demişler”(güler). Çokta cici adamdı. Çok seviyordum onu. Ne zaman Yunanistan’a geçsem ona bir tane kravat alırdım, çok meraklıydı. Onu takar çıkardı televizyona…

Çocukken dadınız size “ölümsüzlük” kavramını, bir kelebeği öldürüp kitabın arasında saklayarak öğretmiş.

Bu hikayeyi kitabına yaz dediler orada var. Daha kitabı yazmadım. İlk defa söylüyorum. Şimdi bu beni çamlarda dolaştırırdı. Fransız bir dadım vardı benim Madame Veldont, Böyle şeytan gibi bakışları vardı (güler). Beni böyle mesela istediğini yaptırtmak için bir simite bütün hafta usluca oturtuyordu. O yetmiyordu sırtıma bahçede « ceci est une grande personne à qui parler au diable avec elle »

“kimse konuşmayacak bununla bu büyük şeytandır” diyordu. Onları Fransızca yazıp koyuyordu. Bu böyle bir matmazel. Belki onun içinde Batı düşüncesi vardı kadında “hep senden sonrasını düşün, lokmanı bırakma arkanda fakir falan vardır bunları düşün” diye büyüttü ve sorumlu olduğum yerde yapmam gerekenleri çok iyi öğretti. O da ben büyüyünce çok işime yaradı. Küçükken o çocuğa yapılmaz. Acıdım yani anlıyor musun? (güler). Çokta istidatlı bir çocuktum. Evimiz öyleydi bizim. Büyükbabam piyano bilmez piyano çalardı. Ramona’yı çalardı. Annemi ressam yaptı, evimdeki bir çok portreler ve heykeller onun. Bizim ev çok eğlenceliydi, annem dans sever, oyuncu olmak, şarkıcı olmak istiyordu. Büyükbabam da kendi resim yapmayı bilmezdi ama harika resim yapıyordu ama postdeprestyonist. Hatta bir gün Ömer Uluç gördü çok beğendi. Hiçbir şey bilmeden sulu boya çalışmak çok zor. Sonra çamlara gider oralarda yapardı. Büyükannem dört yaşımdayken öldü. Orada Mustafaydı. Biz hep azınlıklar içinde büyüdük. Hele Büyükada . Benim Mutte dediğim Ermeniydi. Mesela Najda Baydaryan. Sonra Paris’e gidip geliyordu o. Hatta babam ona bir oda yaptı ona. Bizim adada bir ev vardı. Kiradaydık. Merdivenden çıkışta bir oda yaptırdı. Kendi kapısı girsin çıksın istediği gibi. Anneminde çok yakın arkadaşıydı. Cumartesi Pazarları ben ona çıkardım Paris’te. Adı da Mutiydi. İkinci annemdi o benim. O beni alır gezdirir, dansa götürür. Ne istiyorsam yapıyordu. Çocuğu yoktu onun. Dolayısıyla Paris evrelerinde çoğu yazları bize gelip kalıyordu.

Azınlıklar çok mühimdi. Çünkü biz dil tınılarımız, Rumu, Musevisi, Ermenisi hep bunları duyuyorduk. Biz öyle büyüdük polifonik düşüyorduk biz sesleri çok sesli. Çok kültür sesleri.

Siz daha sonra Dame De Siona girdiniz…

Ha. Evet Dame De Sion’a girdim. Beş sene okudum orada çünkü mecburi ihzari vardı. Ben çünkü Fransızca biliyordum oraya girdiğimde, Matmazel’im vardı a onlar kelime üzerinde o kadar durdukları için böyle derin bir çalışma izlenimleri vardı. Bak o da benim işime çok yaradı. Yani hangi kelime eski hangisi yeni, dil tezi veriyor gibiydik. Daha 12 13 yaşındaydık. Daha dil etnolojisi öğretiyorlardı bize. Öyle böyle değil. Nerden geliyor. Eski Yunanca mı, Latince mi gibi. O da benim Amerika’ da iş bulmama yararlı oldu. Çünkü Fami de mou diyordu Fransızca “Ailesine”, işte onlarda girişte ilişki kurmak için, tabi Kanadalı geliyor falan, bende Fransızca bildiğim için sonunda aldılar. Ama tabi adama sordum. Bir matematik işlemi şöyle ki şimdi bir bölme yapmışlar ama altılı yedili, ama baktım ben zaten bunu yapamam da beş dakika da dünyada olmaz, baktım kelimeler uyuyor. Kefa o pori vs. onları yaptım yaptım, öbürüsünü de yarısını 10 dakika da yaptım. Sonra aldılar. Dedim ki neden aldınız. Çünkü dedi herkes ondan başladı ve o sadece beş dakikalıktı dedi. Yani çabuk iletişimde ilişki kurmak için, işte Kanadalı geliyor, işte zenci geliyor falan onun için işe girdim o sayede. Yani ailem bana ne mümkünse her şeyi yani okulundan tut,her şeye kadar öğrettiler. İyi ki vardılar.

Bu Azınlık okullarında bende Tarkmanças ve Esayan okudum.İlkokul ve Lise de hep dil üzerine yoğunlaştılar. Notre Dame de Sion’da o şekilde Fransızca üzerine yoğundu. Bu Azınlık okullarının ortak yapısı dildi o zaman. Bizde yabancı dil konuşmak yasaktı.

Ermenice zor değil mi? Almanca ve Ermenice bana çok zor. Notre Dame De Sion’da da öyle. Bi kaçırdın mı Fransızca dışında bir kelime Cumartesi günü kalıyordun gidiyordun beş yüz kere Fransızca “Ben küçük bir şeytanım” diye yazıyordun. Böyle oyun yapıyorduk tabi ki alt alta yazarak Je Je Je.. Suis Suis..

Dillerin kökünü bulduğun zaman tabi Batı’da ki Fransızca tam okunuyor. Hangi kelime Latinceden geldi hangi kelime Eski Yunan’dan geldiği bakınca ortaya çıkıyor. Ben Newyork’ta hiç İngilizce okula gitmedim, sadece diksiyon dersi aldım. Mss. Cup. Geliyordu. Sinema okuduk biz Actorr Studio’da, bana diyorlardı ki ne iyi konuşuyorsun. O da neden, öğrenmeye kalksam I Come, you come , thank you vs. Öyle değil ki Fransızca’dan tercüme ediyordum. Conversasion – conversesion, Diksiyon dersini alınca çok ta iyi pronesion yapıyordum ama 15 sene piyano çalmamda dillere açık olmayı getiriyor kulak, tonlama, duygu alışverişi, daha samimi olabiliyorsun, ara duyguları kodlayıp yaşayabiliyorsun.

Beş sene okudum ve lise için Paris’e gittim. Lise de Versay’ı bitirdim.

Çok genç yaşta evlendiniz.

Ben 19, kocam 23, kardeş gibi büyüdük, okula birlikte gittik. Her şeyi beraber yaptık. Amerika’da birlikte 4 sene Actorr Studio’ya gittik. Ondan sonra Muhsin Ertuğrul geldi Amerika turnesi için işte tiyatrolara falan.. “Niye gelmiyorsunuz Türkiye’ye ?” dedi. Bende göbek attım. Çünkü hiç kalmak istemiyordum orada, elbiselerim bile sandıktaydı. Bak şu sandıkta. Onun içinden alıyordum elbiseleri, bu sandıktan bir tane de kızımda var. İki bavulla döndük senin anlayacağın. 60-61 sezonu Jean D’arcc oynadık.

Muhsin Ertuğrul gelince bizi şehir tiyatrosuna davet etti, bizde dönüş yaptık. Şehir tiyatrosuna girdik. 60-61 sezonunda kışı, orada Jeann D’arc’ı oynadım. Tarla Faresi..

Daha sonra Kadın Hamlet’i oynadınız. Rumeli Hisarında Ofelia karakterine alt benlik eklemişsizsiniz ve Muhsin Ertuğrul’la bir anınız olmuş..

Evet… Şey dedi.. “Dün gece Sheakspeare’la telegraflaştınız mı?”  Her yaz orada oyun vardı Rumeli Hisarı’nda.. Çoğu kişide oynamak Ophelia’yı oynamak istemiyordu. Ofelia’ya benzeyen daha kızlar vardı ama.. ben iki kere Ophelia’yı oynadım daha sonra Hamlet’i oynadım.. Birincisini onların istediği gibi oynadım güller fln, ikincisinde de dedim ki bu Ortaçağ’da bir kız, yani onu ben sana öğreticem, o senin çok işine yarayacak tiyatroda da ve sinemada da yani görünmeyenleri ve oynanmayanları oyuna koyabilirsin sen. Ben 32 rejisörle Spleto’da ders verdim bir hafta İtalya’da, ben bunu onlara söyleyince nasıl oldular ve git o kadına söyle. Mesela Ophelia birince bölümlerde var ikinci bölümlerde görüyoruz delirmiş. Bende ikinci kere diyince dedim ki nasıl delirdi bu, neden abi yok Leartes Paris’te, Hamlet ingiltere’de ..kadın kalmış mı bi başına o güzelim kız, dedim ki bunu infal etti askerler, kızlığını aldılar ve bu ondan sonra fıttırdı. Bir de yaşlı kadın ona eşarp vermiş gibi ve siyah giriyordum içeri , onu diyordu Muhsin hoca “ telgraflaştınız mı ?” diye, beyazla gelmedim, birinci de beyazla geldim ikinci de böyle siyahla ve elbisem de böyle kızlık kanım vardı. Kanı üstünde bir de o eşarp. Bir büyükanne acıyıp ta vermiş, Çünkü orada bir lafı var Kraliçe’nin “zavallı Ophelia” şaşkınlık.. Ben de dedim ki bu ne yapıyor, daha deli olduğumu da anlamıyor. Daha görür görmez, ‘e nasıl görüyor’ dedim. O hakikaten zavallıydı o güzelim kız. Ondan sonra kendi intiharımı da gösterdim orada, normal de Ophelia alkış almaz. Çünkü düşük gider. “iyi geceleeer” diye. Ama bende bir alkış. Önce Rumeli hisarında surlar varya , önce orada ve şeyden aldım o soğuk babasını ve soğuk toprağa gömdüklerini düşündükçe ağlamaktan kendimi alamıyorum dedim ve yukarı gittim aralarına seyircinin , ordan intihar ettiği gölü, sahneyi yaptım ve ordan indim.. ondan sonra ne yaptığımı bilmiyorum. Artık yüzdüm mü boğuldum mu? Yalnız öyle giderken millet önce “ıhhh” diye bir ayağa kalktı sonra geldi alkış. Hiç beklemiyorlardı. Ondan Sonra Muhsin Hoca böyle “Aaaa bu yaptığını Literatüre yazacağız, ilk Ophelia’sın ki Sortie yaparken alkış alan”. Royale Akademiye yolladı sonra İngiltere’ye… İşte tiyatro öyle sinema öyle değil. Ama o boş sahneyi canlandırdığın zaman sinemada da onu yapamıyorsun, yani taş görüntüsü vermek zorunda. Yalnız montaj da flasback yapabilir, o gölü görebilir, ama araları koy, aralarda ne oluyor Ophelia’ya misal, sahnele. Var ama yazılmamış. Sinemada olsa göstermek zorunda. Aynı şey Antigone.. . Antigone ve Creyon sahnesinde hep biz Antigone’yi ayakta gireriz. Ama sinemada böyle girmiyor ki. İki adamı var. Diyor ki “Gömdüğünü gören kimse git yakala getir”. Gittiğinde bakıyorlar Antigone. E mecburda kelle gidecek. Ben koysam o oyunu şimdi topraklar içinde kazarken. Hatta koro diyor ki “tırnakların arasında kan vardır” . Yani kendimi yaptığım zaman da çıkarabiliyorum, ama tiyatro olduğu için oraya mekana da giremediğim için sinema okuyorsan e çek onları, onları koy ve geldiği zaman iki askerde tutuyor bütün gece kazımış mezarını, böyle geliyor ve seyirci önünde “Antigone” oluyor. Ne yaparsan yap, hizmetçi de olsam saraylı da yapacaktım diyor bulaşıkçı da.. Seyirci önünde oluyor. Halbuki biz gireriz konuşur gibi tirat. Mesela tiratların içini koy, sinema montajı yap, yani montajlı sahneleme yap. Tiradında ben şimdi yalnızım diyor, ben ne aptal ne kocamış herifim diyor, sonra annesini görüyor. Babamın cenazesinin arkasından ne o ben gibi göz yaşı dökerek o kadın aynı kadın, düşün miyim daha diyor.

Mesela Actor Studio’dayım. Funny Bries’a benziyordum. Funny Girls. O da ölüm testamanında bana benzeyen çekebilir benim filmimi deyince okuldan biri Odetion da baktılar şarkı da söylüyebiliyorum rolü bana verdiler. Sonra Marlon Brando, Sayanora’yı bitirmişti alt benlik için actorr studio’ya gelmişti, onlar hocalarını da getiriyorlardı rejisörlerini ve bize izin veriyorlardı girebiliyorduk derslerini izlemeye ve doğaçlama yapıyorduk. Onlar da söylediler bize 8 sene kontrat yapıyorduk ve Sayanora’dan çıkıp da Warner Brothers’ giriyim de daha çok para kazanıyım diye. Futbol transferi gibi yapılıyordu ve 8 sene tutuyorlardı.

Yıllar sonra Fransa’ da “Ölü Canlar”ı oynuyordum. Rus bir kadını oynuyordum. Rus sandılar beni. Bu kadın da Brigitte Bardot’la Jeanne Moreau’nin menajeri kadın seyrediyor. Beni çağırdı sinemada filmde oynar mısınız? Dedi. Film başlıyor Belmando ile. Dedim senaryoyu okuyum. “Sizin rolünüz çok iyi” dedi. “Esrar içen kadınlar var ama siz onları iyileştirmek istiyorsunuz “ E bi okuyum dedim senaryoyu aaa Türkiye’yi nasıl gösteriyor ? Rezalet ! ben filmde olsaydım sokakta beni vururlardı. Gerçi yapmazdım ama mecbur kalsaydım… O zaman da Bülent Ecevit “Biz esrarı Farmakolojik şeyde kullanıyoruz, lazım olduğu kadar ektiriyoruz” dediği zaman. Bu zaman gibi değil esrar kaçakçıları falan var şimdi. O zaman öyle değil 72 senesi mi ne.. Bir de ona karşı gelmiş olacaktım. Düşün eğer oynasaydım. Dolayısıyla ama 8 senelik kontrata imza atsaydım mecbur kalacaktım oynamaya. Yani ektirmiyordu bize istiyordu ki dışarıdan alalım. Şimdi nasıl kahve çekirdekleri öyle. Bak şimdi Kurtlar Vadisinde söylüyorum. Ben diyorum basın toplantısı yapsaydım orada Silivrideyim. Orada söylediklerim. Soruyorum Dış Ajan mı diyeceksin. Yoo. Diyorum ki İngiltere, Amerika Diyebilirmiyim. Diyolar dersin. Söylüyorum ya. Çok iyi geldi bu rol bana. Oradan alıştım bak.

Sinemaya girişiniz nasıl oldu?

“Karanlıkta Uyananlar” sendika filmiydi o. Ondan sonra da tam başrol. Sadri Alışık’la “Ah Güzel İstanbul”. Yönetmeni Atıf Yılmaz’dı.

“Ah Güzel İstanbul” ilk İstanbul teması olan film..   

Evet Dökümanterde diyebiliriz yani. İzmirden göç eden kızlar artist olmak istiyorlar.O devre öyleydi. Ses mecmuası yarışmalar yapıyordu.  Orada Şehnazla, müziğin yozlaşmasını da koymuştu oraya.  Şehnaz Longa orada bizim Klasik Türk müziğimizdir. Onu alıyor bu para kazansın diye Sadri. Sonrada çok zülüyor. Kendisi de Osmanlı gelme bir adam. Asıl konak paralarını yemiş. Gece konduda oturuyor ama piyanosu var. “Ayşe benim adım gecekondu da yaşarım “diye çok tutuyor. O zaman da folklor tutuyor. Bayılıyorlar şavarlı bir kız ve baya para kazanıyor. Modası da geçince aslında ne şarkıcı, ne güzel olduğu için onu işledik.

Sadri bana bugün dersini verdiğim şeyleri öğretti evladım. Bana diyordu ki yakın plan omuz plan gözlerinle oyna.

Ağlama sahneleri için çok su için diye bir tavsiyeniz oluyormuş..

Çok ağlamaklı bir şeyin varsa. Filmlerde çok üstüne duruyor. Dizilerde vakit yok. Geldi gelmedi sesine bakıyorlar. Çünkü 5 günde 90 dakika film çekmek ne demek. Dolayısıyla orada değil ama filmlerde herkes için ağlıyorsun ve karşında beş kişi varsa ağlıyorsa onlar için ağlıyorsun. O yüzden ağlamaklı sahnelerde su için diyorum.

“Koca Öküz” Şarkısı nasıl ortaya çıktı?

Bu kadın özgürlüğü için bir program yaptık. O zaman Şanel Yurdatapan vardı ve Atilla vardı.  O iki grup ayrıldı. Önce tekti o grup Garo Mafyan. Garo’da benim çocukluk arkadaşım. İki grup birlikteler ve Ben Koca öküz şarkısını söylediğimde Kadın özgürlüğü programındaydık. Şanel yapmıştı. Her sınıftan bir kadının problemini anlatıyordu. Mesela bir kadının bir ruja, bir astragan bir mantoya veya bir kaloriferli eve sattığı kendini. Koca Öküz şarkısı da bir Anadolu köyü türküsü. Ben ALDIM EVİRDİM ÇEVİRDİM. Onun müziğini de Şanel yaptı. O ordan kaldı.Herkes sevdi ve Her plağa koydular onu. Gazino da da çok tutuyordu o şarkı. Hep bağırırlardı “Koca Öküz’ü Söyleyin” diye.

Garo biz bi hocam vardı piyanoda Pop. Rum. Bi o vardı ben artık o kadar Romantik çalmaya başladım ki Şopeni mopeni. senin Almanyaya yolluycam. Ştatzel de o zaman Bedia Muavvit’le evli.  Bizde Garoyla sıra bekliyoruz. Çocuk ya. Onu bekliyoruz. O Bedai hanım açıyordu kaıpıyı eğer genç kız varsa tokat atıyordu. Bir açıyordu kapıyı Garoyla bizi görünce böyle ben beklyioruz. Derse giricez diye. Çekip gidiyordu selam vermedi.  Çok kıskançtı. Bir gün dövmüş zaten bir kızı. O da cevap verince dövmüş.

Garoyla büyüdük. O da konservatuar okudu falan. Annesi annemin arkadaşı falan oldu. O da gelir annemin kuyruklu pianosu var List çalar, gelir akor eder. Annem çok parası olunca ona piyano getirtti.

En beğendiğiniz şarkı.

Koca Öküzü sevdim tabi. Hem sosyal içerikli bir şarkı, hem eğlenceli bir şarkı, hem gırgır bir kadın. Ben hep komedi oynamak istedim ama habire dram verdiler ama mesela Kurtlar vadisinde ve Aliye’de gırgırım hiç değilse..

Sizin çok sevdiğim bir Şarkınız var “Versin Tanrı İstemeden”…                

Ha evet. Onu herkes zannetti ki çocuğum olmuyor. Sevi’yi doğurunca hamile olunca herkes o şarkıya bayıldı.

Olimpiya’da ilk kez sahneye çıkan sizsiniz..

Türk olarak bendim. Benim ki Yunus Emre’den tut hepsine okuyordum. Bana Melina Markuri geldi. Yunanistan’da ve Paris’ten arkadaşımdı. Kültür Bakanesi oldu. Onun kocası Jo darsaran. Ondan sonra Brukri Baynesi’yi yapan adam Annem ona çımacı diyordu bizim Paris’ geldiğinde. Şişko. Bu benim konseri o yapmak istiyordu ama ben Tümur Selçuğu seçtim. Bir Batılı’dan çok bir Türk’e yaptırmak istiyordum. Onun hakkıydı.

.Daha sonra assolistlik yaptınız.

Yunus Emrelerle başladı. 72. Senesinde Erkan Özerman benim menajerimdi. O zaman kültür Bakanlığı yoktu Turizm Bakanlığı vardı. Turizm Bakanlığı ve Dış işlerine çalışıyordum ben. Yani bütün projeler Rusya, Afrika Tassavvuf Felsefesi’ne bir longplay. Bu elindeki longplay senin. Ondan sonra Zeki Müren istedi assolistlik yapmamı. Gittik Pariste ve Afrika’da dolaştık.

Sonra Zeki Müren’e dedim. “Zeki Bey benim çocukluktan beri Sofia Boven’leri biliyoruz biz Saray sinemasına gelir şarkı söylenir. Çocukluğumdan beri şarkı söylüyorum ben. Notada biliyorum piano çaldığım için, al notayı çal hazırsın zaten işgal olarak . Ondan sonra başladım gazinoya Zeki Müren’le.Çok korudu beni Cem Karaca ile. Fahrettin Aslan’da sinir oluyor bize. Cem Karaca ben Zeki Müren üçümüz çıktık. Orada Şeher Deniz dansöz beş tane büyük sanatçı. Tutmadı onun ki bizim ki tuttu. Sonra Gönül Yazar’la çıktım. Ciddi Kalsik Müzik yapanlarla çalışıyordum. En sonunda ise baş örtümü takıp “Koca Öküz”ü söylüyordum. Herkes istiyordu. Bide “vermediler”i istiyorlardı. Cemil Sipahi yapmıştı “Yunus Emre”leri. Müzisyendi avukattı ama kitabı vardı hangi sazlar nerede çalıyor diye. Sonra Montre’ye gittim vs canlı yayınlar yaptım ve Abba’larla karşılaştık. Sinirlendi tabi benim ismim yok “beni yanıma neden koydular “dedi. “Nece konuşucak bu benim yanımda dedi” bende döndüm dedim ki “Montre’de Fransızca konuşuyorlar”. “Parle de France” dedim. Şaşırdı kaldı orda.

Bide Fransızca ile girdim adama o bilmiyor Fransızca. Ondan sonra dalaştı bana. Bişey uydurmuştu onunda çıkışını yapıyor bir enstrüman da bi dubi bir isim bir de açtı baktım bizim kanun. Düşünebiliyormusun. Bende dışişlerinden geliyorum  bir şey söyleyemezsin ki “Başka kültürlerden yararlandınız mı” dedim  “yook” dedi. Ama bu Arap sazıdır dedim. Dokuzuncu asırdan sonra Türkiye’ye gelmiştir, adı da Kanun’dur dedim.  Orda da sinirlendi. Ne diyorsun sen dedi. Biz çocuklarımıza Türk Korsanları geliyor diye, Yok dedim onlar Osmanlı korsanları değil ama bunu diyenler gerçekten korsandı. Osmanlı hiçbir zaman korsanlık yapmadı.Kendi bile paraları alıp korsanlık yapıyordu insan kaçakçılığı yapıyorlardı. Neydi Hürrem Süleyman devrinde falan o zamanın mafyasıydı. Onu söyledim Allahtan Cemille istifa ediceğim. Onların kitabı varmış “Harp” diye bir enstrüman var. Kemandan daha ince sesi olan ve çok az kişinin çaldığı bir enstrümanmış. Hem savaşa giderdik hem harp çalardık dedi. Barış için. Öyle paçamı kurtardım. Ondnan sonra bir Girit şarkısı vardı. Onlar yaptılar ama Erkan Özerman yaptırmadı bana. Halbuki dedemin bana söylediği şarkıydı. Sonra 79. Senesinde geliyordum gazino falan yapıyordum. Pariste bir disco plağa yaptım “Tchaka Tckaka Zuhtu” diye bir plak yaptım ama bu disco plağı 42 kanalda yayınlandı. Rock dünyası çok tuttu ve bestseller oldu. Şimdi niste canda rock sezonu açılır vebütün plakılar ve konserler olur ve bende konserimi verdim nefeslilerle ve sadece nefeslilerle tabi piyano bildiğim için müzik biliyorum farkedtmiyor benim için. Birinci,liklerimmi de öyle kazandı Ergüder Yoldaş yazıyordu 103 kişilik orkestra yazıyordu. Elide hastaydı o ara. Polonyada birincilik kazandık o da Kızılderililer üstübne yaptığımız şarkı. Onlarla gelip gazino yaptığımız zaman tam Gol atan Futbolcu gibiydik. yılından sonra Beklanla Berlinle gittim ve bir sene işçiler üzerine bir araştırma yaptı. Ben geldim Tuncel Kurtiz, Şener şen ve biz orda modern bir oratorya yaptık Ergüder Yoldaş’la.Çokta tuttu. Almanlar çok ağlıyordu. Bütün göçü gösterdik Ağrı Dağından gelmişte. Dervişte böyle bütün parkayı giymiş çöpçü oluyordu. Şenerde çok gülüyordu böyle Almanca konuşuyordu.

Felsefe sizin için ne ifade ediyor.

Felsefe bizim okulu açtığımızda Oben vardı. Çok az kişi tanır. Ama tiyatroya büyük bir etkisi var. Polonyada Grotovskiyle çalışıyordu. Süleyman Velioğlunu getirdi bize Ontolojiyi getirdi. Çağdaş bir düşünce getirdi. Platon’dan başlayıp Descartes bitiyior. “akıl ve akıl bilgisi kültünün oluşmasının Descartes Konusu, Hegel özbilinçli tinsel bir varlıktır. Böylelikle sanat ve etkileri dolayısıyla bir bilgi sorunudur ve yaratma eylemide bir bilgi etkinliğidir” psikolojik değildir. Biz edebiyatta ve tiyatroda hep psikoloji üzerine gideriz. Kimlik yaratırken Psikotekmil- psikolojiye bakarız. Başka bir görüşün ne der, düşüncen ne der, yani insanı hayvandan ayıran ne varsa onların üstüne gitmiştir.Ondan sonra da biz İnci San’la Yaratıcı Drama’yı açtık. Şimdi de okulda 6 aya düşürdüm. Dernekler 4 sene, örneğin kadın evleniyor çoluğu çocuğu oluyor  vazgeçiyor ve okullarda tiyatro değil yaratıcı drama beş yaş üzerine bir çalışma oluyor. Çünkü beş yaş çocuklarda tiyatro olmuyor, onu o tipe sokmamak lazım. Çünkü çok alkış alırsa o çocuk o tipte hep kalır. Onun için tehlikeli bişeydir. Yaratıcı Drama’yı öyle kurduk biz. Süleyman Velioğlu ressamdı o da, art- terapi öğrendim orda, sanatla terapi ms hastalarına, aizhemira hep kuramsal derslere giderim .

Tiyatroda Stanislavski ve Eric Morris Methodu var, siz hangisini benimsiyorsunuz. 

Hangisi diye bir şey yok, birbirinin ardından gelen şeyler. Grotovski bunların arasına giriyor ve Stanislavski şöyle düşüncen “asrı” diye düşünüceksin. İlk devrelerde biz actorr-studio’ da Stanislavski methodu yapıyordu Lizz Starsburg o da tiyatrocu ve tiyatro okuyorduk biz orada, ama o kadar güncel ve gündelik oyunculuk öğretiyordu ki bize, biz böyle sırtını istiyorsan yan dön seyirciye, istiyorsan burnunu karıştır. Serbesttik onun için çok sinemaya katkısı oldu. Yani Liz Strasburgun öğrencileri yani bu tip tiyatro yaptıkları için sinemaya yarar sağladılar. Halbuki bütün dünyada tiyatrocu sadece sesini satar o da dublajda. O iyi bir tiyatrocudur. Çünkü dili çok iyi bilir. Ama çoğuda büyük oynar ve istenilmez. Hala bizim dizilerde büyük oynama derler. Dolayısıyla o da ordan gelme, Stanislavski aldığın zaman ilk devrede bi çok teknik Moreno’nun tiyatrosu gibi düşün hep psikoloji üzerine ve İngiltere’de hala var o. O da Moreno’da bizde sahnesi vardı actorr studio’da boş sahne ortasında ne görüyorsan, ne gelmişse kafana, aynı orta oyunda boşu gösterinceye kadar uğraşıyor, daha geldik diyor. Çömezi var daha görebiliyor musunuz diyor seyirciye. Görünceye kadar seyirciye çıktıkları zaman daha vardı diyor.Onun gibi bir şey.Ortasından sonra gençlerle çalışmaya başladı Stanislavski, kimler tamirov, vang dangof, Mervolt. Hatta eski oyuncularına hastayım diyordu. Bunların çalışmalarına gidiyordu bakıyordu, bakalım ne yapıyorlar. Ondan sonra Eric Morris geliyor ve arada bir bunalım geçiriyor ve sonra da oturtuypr alt-benleri. Ben diyorum ya hani Marlon Brando, Sayanora’da oynadığı alt benliği yıkmak için yeni altbenler üretiyordu.Mesela bunu bizde Halit Ergenç çok iyi yapıyor. Ben ona aziz oyuncu derim. O onu çok yapar. Muhakkak eski alt benini siler yeni alt benler bulur kendine.Zaten bildiğimiz bir şeyi ekler. Ben sinemamda kullanıyorum onu karaktere girerken, ya müzikle ya da Peterbrokun hayvan doğaçlamalı var onlarla karaktere giriyorum.

 

Muhsin Hoca (Ertuğrul) Türk sinemasının ve Türk tiyatrosunun kurucusudur. Nasıl kurdu, Batı tiyatrosunu kurar gibi sinemayıda o kurdu. Çoğu sevmeyenler, einstein’ı bilmiyorlardı. Şimdi Einstein daha Grotesk, bizim sit-com dediğimiz, onun altıydı. Oysa o zaman montaj yoktu. Einstein çok sonra bizim montajları buldu. O sırada çektiği zamanda ve Einstein ile Muhsin hoca çalıştı , onunla filmlerinde oynadı , kendi Rusya’da film yaptı ve onları getirdi. Senarist yok ne yapsın, tiyatroya textleri adapte ediyordu ve satın alımsal textlerin yörelerini adapte edip görsel senaryoyu kendi yazıyordu, ama o aynı gece yıkar ve seyrederdi. Bizde yeşilçam’da film biter seyretmez rejisör. Ve sevmezlerdi Muhsin hocayı sinemacılar. Ne biliyim Yeşilçam hiç sevmez, sanki lanet getrdi adam. Filmleri hala pırıl pırıl. Bütün dünya sinema çıktığı zaman tiyatrocuları kullandı. Sine- oyuncusu yoktu ki, yani Holywood’a girenler oradan alıyorlar. Marlon Brando’yu alanlar kapı beklerken aldıklarını söylediler. Bodyguard’mış öyle seçtiler halkın içinden, Marliynmonroe öyle falan, sonra okul başladı. Çünkü bütün dünyada böyle oldu.Seslendirme tiyatrocular tarafından yapılır. Bizde de öyle oldu.

Radyo tiyatrosunda da siz görev aldınız.      

Evet son bi yerde başladım üç aydır. Ayla Algan çocuklu tiyatrosu pazarları  10’la 11 arası yayına giriyor. Sabah gidiyoruz çekiyoruz çocuklarla yani radyo oyunu, radyofonik oyun.

20 Yıl sonra tiyatro ne yönde olur ?

Tiyatro 20 yıl sonra çok iyi bir yerde olur. Çünkü şu anda durumu çok iyi.  Müzik nasıl ilerledi Happininglerle oldu, sonra o Cenyo Barba var tabi ama onu az tanıyor ama Grotovskiyi tüm dünyaya tanıtan Cenyo Barba’dır. Tiyatro antropolojisini yazdı. Kültürler arası’nı yazdı. Bir sürü kitapları var. Biz Cenyo Barba’nın seminerlerine başladık. Tiyatro bayağı ileride.

Oyun Provanız olduğu günler nasıl bir ruh hali içerisindesiniz.

Ben oyun provasını oyunu oynamaktan daha çok severim. Çünkü bir araştırmaya giriyorsunuz. Mesela Hamlette orta Çağlı bir çocuk wittenberg’e  gidiyor okula Pre rönasans bir çocuk oluyor Hamlet. Prerönesans neden? Çünkü kimse Ortaçağ’da Var olmak ya da yok olmak nedir? diye sormaz Öldürüyor kral oluyor, ama bu babasını öldürdükleri halde amcasını öldürüp Kral olamıyor. Biz buna Latent ya da Hamletizm deriz. Kararlarını erteleyen adam ve bütün tiratları yapamadığı ve karar verdikleri şeyleri söyler. Onu bilmek lazım. Tirat şiire başlıyor. “Var olmak ya da olmamak” değil. Nerde ne zaman ve neden. Muhsin Hoca ile o kavgayı da verdim Hamleti oynarken. Dedim ki şimdi Muhsin Hoca  bu Hamlet, tam amcasının yaptıklarını öğrenince bir mafya gibi oyuncuları getiriyor Monster trap diye, çocuklara onu söyletiyorlar ama “fare kapanı” diye söyletmiyor ki. Oyunculara ders veriyor, normal oynayın. Halbuki onun amacı var . Çok hayattaki gibi oynayın ki Kral’ı oyunu seyrederken ne yapıyor rahat inceleyebilsin.  Horatio’ya da diyor ki seyredelim. Ve hakikaten babasını nasıl öldürdüklerini de yani Hayalet’in dediklerini de koyuyor ve amca, bir oyuncunun diğer oyuncunun kulağına zehir koyarken amcası kendini tam açığa veriyor ve terk ediyor oyunu. Hamlet’te orada diyor ki bu zehirledi öldürdü babamı. Oyuncuları yetiştirmesinin sebebi o’dur. Moustreptir. Oyun kapanı. Örneğin Goethe’nin Faustunda Margrit üç sevgilisini koymuş, hem ahlaksız hem saf ve yatıyor onunla. Hayatında ki kadınları birleştirip Margrit olarak çıkıyor. Bunları bilmeden ne oynanıcak ki. Dolayısıyla tez yapabilirim bunu ya da siz yapın. Wietenberg Üniversite’si aslında İngiltere’de değil denize yakın bir yerde çok araştırdım. Shakespeare bir yollama yapmış. Ne yollaması yapıyor? Bu çocuk Orta Çağ’dan çıkıyor, Wittenberg Üniversitesi’ne gidiyor. Wittenberg İngiltere’de yok nerde var? Wittenberg wittenberg’de var. Arkadaşı kim? Marther Luther. O nedenle Prerönesans oluyor. Horatio ve o okula gidiyor. O kafasında bir yollama yapıyor. İngiltere derken başka bir yeri söylüyor. O sonrada tez de Marter Luther var . Yani Tanrı’yı ve papazlarının günahlarını satın aldıkları parayla Protestanlığı çıkartıyor. Eğer öyle oynarsan Hamlet’i başka oluyor, rejisörüne de soruların farklı oluyor.Muhsin Hoca  dedi ki bana nedir tuhaflık. “To be Or not to be” yanlış yerde. Peki nerde söylenecek dedi. Bende Ophelia’nın mezarında dedim. Sonra da kardeşi geliyor. Nitekim ki kardeşi geliyor ve yine Ophelia’ya bağlıyor. “ahh güzel Ophelia, bütün günahlarımı da hatırla diyor. Yine Ophelia’ya bağlanmıiş zaten uyansanıza ne oldu sonra incecik bir kitap ilk yazım folyo çıktı. Ama koymadı öyle benim dediğim gibi. Alışmış dünya bağlasın ya Ophelia’ya “babam evde diyor ya” oraya bağlamak için.

Bir oyuna girdiğim zaman çok merak ediyorum yazar nasıl girmiş oraya ve ne görmüş diyorum. Ben onun gözünden nasıl bakabilirim. “Gözünden çekersin filmi varya “ Sinema bana onu getirdi. Çünkü sinema onu yapıyor. Tiyatroda yapamıyoruz. Edebiyatta boğuluyoruz. Sinemada “durum” içinde sözü kullanırız. Az laf çok “durum” ve “beden” “göz bakışı” ve “el” zihnin uzantısıdır. Bu aynı şeyi Roma Sokakları diye Goethe’nin bir şiir kitabı var. Onu ben aldım açıp okumadım. Romaya gidiyim dedim. Tatillerini de oraya sokarsanız daha iyi. Sevsem sevmesem bitiriyordum yine araştırmalarımı sonuna kadar.

Bir çok dizilerde rol oynadınız.

Aliyede oynadım. Binbir Gece’de Berguzar Korel’e oyuncu koçluğu yaptım. Kudret Sabancı’yla çalışmak çok keyifli. Unutulmaz da oynadım. Bunlar en çok ses getirenler.  O hayat Benimde 7 bölüm oynadım. Süpervizor’u Esin arkadaşım. “Bıktım bu konaktan çekip gidicem Amerika’ya eski evime” dedim. Bunu dizide bana söylettiler ve ertesi günü dediğim oldu ve çıktım diziden. Çok rolüm yoktu orada.  Ondan önce Pulsar’da oynadım. Orada küçük çocuğu kırmamak için, dedi ki “Büyükannemi oynayacaksın” Daha sonra çocuk sinemaları yaptım. Masalcı’yı oynamak falan.

Yusuf Kurçenliyle Pontüslerin hikayesini çektiniz.

Karadeniz’de.. Pontüslerin hikayesiydi. Hristiyanların gizlendikleri vergi ödememek için.. istediklerimi yapamadım ve çok zorluk çektim. Çok güzel sahnelerim de vardı. Kurçenli’ye dedim ki. Batı Karadeniz’de kendi yeri var, kendi köylüsü nasıl konuşuyorsa onu empoze etti. Benim Trabzon şarkım var, Bütün Karadenizliler beni Trabzonlu zannediyor. Şarkım var “Başındaki yazmanın ben verdim parasuni” bide yeşil gözüm. Hayır dedi tutturdu Trabzon. Bir de ağıtım var, onu da Pontüsce söylüyeceğim.  Hiç mutlu olmadım. Dedim ki, sonunda kadın İsa gibi İstavrozunu taşır gibi eşyalarını alsın gelsin. Yok dedi ben onu ikinci bölüme koyacağım. Şimdi de koy dedim kadını. Çünkü oradaki evlerde İstavroz’un gölgesi vardı, renk değiştirmiş istavroz beyaz kalmış öbür tarafları kirli. Bi ara diyorum ki kameramana o da Hristiyan. Bunlar ahırda gizli kilise kurmuşlar e gidiyorlar kaçak olarak, sen burada ikonik ışık yapamayacaksın küçük bir kafes gibi bir yer. Ama ben yaparım dedi. Çünkü sonuçta ben oraya içeri girerken elimde ıstavroz fln kilise havasını alacağım. Gidiyorum İsa’nın ayağını öpüyorum. Dua ediyorum falan. Yusuf ne konuşuyorsun işine karışıyorsun kameramanın dedi ve izlerken anladı iyi yaptığımı ve yemeğe çıkartacağım seni dedi. Çok ukala olmayacaksın ama çok bilgili olacaksın ki onlarda mecbur kalsınlar senin fikrini almaya. Ben bunu nereden çıkarttım.

“Yıldız Tepe” diye bir filmde oynadınız.

Evet, Memduh Ün çekti ve o benim ilk filmimdi. Daha sonra Hülya Avşar’la Çil horoz’u çektik. Aliye’deki rolümü oynadım. Siz sinemacısınız size söylüyorum, Atıf Yılmaz derdi ki “ Biz hep kötü romanı filme çekebiliriz, iyi romanı çekemeyiz”. Onlar küçük romanlar falan. Kerime Nadirler, sözde kızlar falan. Safa Önal falan vardı. Benim “Ah Güzel İstanbul” filmini yazdı.

Sizce televizyonda başarılı olmanın sırrı nedir?

Senaryo çok önemli. Binbir Gece neden iyiydi ? Birinci bölüm de dizinin başında “Çocuğun için yatarsan benimle parayı veririm” diyordu. Merak etmezmisin ikinci bölümü. Bu da böyle. Binbir Geceden Önce Halit’i ben Aliye’den tanırdım ve artık olmuştu o oyuncu. Ayla Abla “kurabiye getirdim bir çay içelim “ der ve bir alt benlikten çıkar diğer alt benliğe geçer. O artık benim arkadaşım gibidir. Şimdi Binbir Gece’de senaryo düzeltiyorum koçluk dediğin öyle bir şey. Örneğin bir oyuncuya şöyle gir, böyle yürü dermisin rahatsız edersin oyuncuyu, soru vericeksin o yaratsın sen değil. Ondan sonra diyorum ki Kudret Sabancı’ya(yönetmen) “yahu masal bu neden tenis oynuyor bu adam?” evet ayla abla haklısın senariste söyledim diyor. Senarist bile hata yapabiliyor. Çünkü ben biyografimden çıkıyorum  Hollywood senaryosundan. (Odypus) Hem başına bir şeyler geliyor, hikayesini oluşturuyor. Birisini öldürüyor babası çıkıyor, arkadan birisiyle evleniyor ve en sonunda başına bişey geliyor ve kimliğini oluşturuyor. Orda da yahu bu tenisi hiç sevmedim abi, kızlar bakıyor adama dedim ki at’ı olur masal bu, peki ya Halit binmeyi bilmiyorsa ne yapacağız dedim. Halbuki atı bile varmış. Gel buraya  sen nasıl bunu düşünmesin dedim. Atı öyle bir ilgi çekici hale getirdik ki at terledikçe Bergüzar’ı öpüyor. İşte Koç’luk budur. Binbir Gece’de o hale getiren kadar çok uğraştık. Orada bir sahne vardı. Asansöre binme sahnesi. Yok seninle yatmam diyip asansöre biniyor. Ben ne yaptım ? Asansörde aynaya bakacak ve yabancılaşmayı oynayacak çok tanımıyolar. Kadının oğlu var lösemi, çocuğun odası var bembeyaz gölge oyunlarını koydum. Eğleniyor falan, kollarını falan mosmor yaptık. Gece annesinin yanına gidiyor iki kişilik yatakta, küçük odada çekime giriyoruz ne yapayım Yungun Kolektif bilinçaltını kullandım. Orada merdiven vardır ya o merdiven İsa’ya giden merdivendir.Madlenin yüzüne sürdüğü, Fahişe’nin Meryem olduğu. Bunlar da bilgi oluyor hep araştırırsan. Ben biri için yapmıyorum ki, O da yetmiyor ki Bergüzarın babası ölmüş merdivenlerden düşer gibi oluyor, orada demir var onu tutuyor. Çünkü ben hapishanesini koydum oraya ve istediğin yerden çek ve Bergüzara dedim ki merdivenlerin en dibi var ya orası senin çocuğunun mezarı simsiyah orası,merdivenlerin dibi var ya e orası yetmedi tabiî ki, ben oyuncuma söyledim. Kudrete’de dedim ki “Önce o siyahı çek sonra Bergüzar’ın ağladığına geç” ağlaması mühim değil ki aslında çekim bu sinema. Tabi ne de olsa tiyatrocusun da diyorum ki “çektin mi kudret çektin mi” o da “çektim Ayla abla çok çektim çok” diyor.Yani mezarı çok gösterdim diyor. Tabi her seferinde böyle müdahale edemiyorsun. Bazı rejisörlere bu uymayabiliyor. İşte o zaman da bırakıyorum. Sonra Kocalar soruyormuş, sen de böyle yapar mıydın, yapardım diyomuş kadınlar.

Rolünüze nasıl hazırlanıyorsunuz.

Ben rolüme çok ağır çalışırım. Çalışmadığın zaman hiçbir zaman bir şey yapamazsın. Ben “durum” diye bir şey tutturdum sinemada. Hangi durumda ne yapılıyor. Fısıltıyla konuşuyor falan. Kaç kelime falan onlara bakıyorum. Herkes sufle alıyor ama ben ezber yapıyorum. “Durum” kurtarıyor beni. Hangi durumda o laflar söyleniyor. Eğitimi de o şekilde kurdum. Benim diksiyon hocam da öyle, o da dublajcı çünkü.Biz seslendirmeyi nasıl yapıyoruz? Oyuncu İngilizce oynuyor, e durum oynuyor. Hangi durumda o lafları söylüyor bende o duruma girip onları söylüyorum. Sinema demek “durum” demek. “Durum”demek”Montaj”demekti.

Tekrar “albüm” çıkartmayı düşünür müsünüz?

Benim şarkılarım var artık onun üstüne bişey yapamam. Çünkü “Yunus Emre” var. Special bişey yapabilirim. Chansonlar falan şarap gecesi yapabilirim.

Son olarak Eklemek istediğiniz bir şey var mı?     

İyi ki geldin,Çok teşekkür ediyorum işallah sen yap ya da ben zorluyum kendimi başka şeylerde araştırıyım Ophelia’nın görünmeyen yerlerde gördüklerini sahneliyim, Antigone’yi anlatım sana sayende o da aklıma getirdin bunları ve böyle bir şey koymak isterim. Görünmeyen ve görünen “üzotopik” Yani güneş doğuyor burada ama öteki tarafta battığını görebilirsin. İşte bu da oyunlar arasında ki göremediğimiz tiyatro da ve sinemada yaptığımız bir şey.