Gazeteciliğin usta kalemi Tufan Türenç: “GAZETECİLİK 24 SAAT MESAİSİ SÜREN BİR MESLEKTİR”

Beğen
Beğendim Sevdim Komik İlginç Üzüldüm Kızdım

SARİYERGAZETESİ.COM – RÖPORTAJ – RUKİYE AY

Gazeteciliğin duayen ismi Tufan Türenç’le yeni çıkan kitabı Babıali’nin Öteki Yüzü’nü ve dünden bugüne gazeteciliği konuştuk. Meslekte 49 yılın verdiği tecrübeyle genç gazetecilere yol gösterecek değerli bir kitap kaleme alan usta gazeteci Türenç, “Gazetecilik 24 saat mesaisi süren bir meslektir. Halkın hakkını savunmaktır. Eğer içinizde heyecan, titizlik, inat ve hırs yoksa habercilik yapamazsınız” diyerek Sarıyer Gazetesi’ne değerlendirmelerde bulundu.

49 yılını mesleğe vermiş bir gazeteci olarak “gazeteciliği” nasıl tanımlıyorsunuz?

Gazetecilik anlatılması ve tanımlaması zor bir meslektir. Çünkü tek açıdan görülebilecek ya da yapılabilecek bir meslek değil… Her yanı görmek zorundasın çünkü 360 derece dünyası var. Her şeyi değerlendirmek ve haber bulup çıkartmak zorundasın. Yaratıcılık, yetenek ve zeka gerekiyor. Bütün bunların bileşkesi tam uyum içerisinde işlerse o zaman iyi bir gazetecilik yapmış oluyorsun. Gazetecilik zor bir meslek çünkü mesaisi çok uzun. Memur olursun daire kapanır evine gidersin. Esnaf olursun akşam belli bir saatte dükkanı kapatırsın. Gazetecilik ise işten çıkıp eve geldiğinde hatta ayağını uzatıp dinleneceğin sırada da bitmiş değildir. Orada da akşam haberlerini dinlemek ve bütün gelişmeleri takip etmek zorundasın. Her an gazeteyle irtibat kurman gerekir. Bir olay olduğu zaman “hadi gel” derler atlayıp gitmek zorundasın. Onun için “gazetecilik 24 saat mesaisi süren” bir meslektir. Bunun yanı sıra mesleği yapanlara çok da büyük avantajlar da sağlar. “Cumhurbaşkanıyla konuşuyorum, çöpçüyle gidip niye konuşayım” diyemezsin konuşup haber yapmak ve bu çelişkiyi bünyende iyi taşımak zorundasın. Türkiye’yi ve dünyayı gezmek durumunda kalırsın. Bir insanın çok yeri görmesi o insanın kültürüne çok büyük katkılarda bulunur. Gazetecilik insanı bilgeleştiren ve birikim sahibi yapan bir meslektir.

Mesleğe başladığınız yıllarda Babıali’de gazetecilik yapmak nasıldı?

1969’da Milliyet’te başladığımda o yıllarda gazetecilerin çok saygınlığı vardı. Haber için bir yere gittiğimizde herkes bizi büyük bir saygıyla karşılardı. Gazeteciler sorduklarına yanıt alabilirlerdi. Şimdi “aman gazeteci gelmesin” diye tavır alıyorlar. Babıali’nin düşürüldüğü durum budur. Artık medyanın toplumda hemen hemen saygınlığı yok… Baskı altında ve taraflı olarak yapılan yayınları artık kime sorsan izlemiyor ya da gazete okumuyor. Medya eğer muhalefet yapamıyorsa o gazete ve o medya görevini yapmıyor demektir. Çünkü basının birincil görevi muhalefet yaparak ülkede yapılan yanlışları ortaya çıkarmaktır. Politikalar yanlışsa o yanlışları eleştirmektir. Halkın hakkını savunmaktır. Eğer bugünkü medya gibi bunları yapmıyorsa saygınlığı olamaz.

Teknolojik gelişmeler mesleğe bir yandan çok şey kattı ama ‘Babıali’nin Öteki Yüzü’ kitabınızda da anlattığınız gibi birçok şeyi de aldı götürdü. Bununla ilgili yorumunuz nedir?

Dijital çağ hem görsel hem yazılı medyaya çok büyük zarar verdi. Ama buna rağmen tarafsız ve halkın hakkını arayan yayın yapan bir gazete çıkarırsan o gazetenin satmaması mümkün değildir. Çünkü insanların ona ihtiyacı var ve o ihtiyacı dijital dünyayla tamamlayamazlar. İnternette tarafsız bir gazetenin etkisini bulamazsın. Bugün ben iddia ediyorum bir gazete “gerçekten gazetecilik” yapabilirse bir milyonun üzerinde satar. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Halk okuyacak gazete bulamıyor. Medya baskı altında! Televizyonu açıyorsun tartışma programı var bakıyorsun hep aynı insanlar…

Türkiye’de şu anda basının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Medya Türkiye Cumhuriyeti tarihinde belki de en zor dönemini yaşıyor. Çünkü gazeteciler mesleğini yapamıyor. Benim yanımda da yetişen birçok genç gazeteciyi tanıdığım için biliyorum. Hepsi aynı şeyi söylüyor “habercilik yapamıyoruz.” Gündüz bir haber yapıyorlar akşam yukarıdan bir haber geliyor ve “bu haberi manşet yapın” diyorlar.

Peki, medyanın içinde bulunduğu duruma rağmen Türkiye’de halen iletişim fakülteleri açılıyor hem de her yıl yüzlerce mezun veriyorlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuya bence aslında şöyle bakmak gerekir. Türkiye’de Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi ve Başkent Üniversitesi gibi bir elin parmaklarının sayısı geçmeyecek kadar çağdaş eğitim veren üniversite var. Bunların dışındakiler artık üniversite değil neredeyse medrese haline geldi. Rektörlerine ya da profesörlerine bakıyorsun hepsi imam hatip mezunu. Çağdaş eğitim vermek isteyen öğretim görevlileri de hemen görevden alınıyor. Eskiden asistan olmak zordu, şimdiyse eğer iktidarın adamıysan kısa zamanda profesör bile oluyorsun! Bilim adamı olmazsa üniversitelerin yaşaması mümkün değil. Çünkü üniversitelerde özgülük birinci plandadır. Özgürlük olmayan üniversite bilim yapamaz. Bu dünyanın bildiği bir kuraldır. Eskiden o kadar değerli profesörler yetişirdi ki… Şimdi iletişim fakültelerinde okutmanlar eğitim veriyor. Bilimsel açıdan öğrenci yetiştirilmiyor. AK Parti “200 tane üniversite açtık” diyor ama içerisinde eğitim verecek akademisyen yok. Çağdaş eğitimi kenara itip dini eğitimi yaygınlaştırmaya çalışıyorlar ama dini eğitimle çağdaş nesiller yetiştirilemez. Üniversite açmak marifet değil! Açtığın üniversiteyi bir bilim dünyası haline getirmek gerekir.

Gazetecilik anılarınızı yazmaya nasıl başladınız? Bunları günlükler halinde mi tuttunuz?

Gazetecilik yaparken kitap yazamıyorsun. Çünkü kafanı haberciliğe verdiğin zaman kitaba ayıracak zamanın olmuyor. 1985 yılında bir arkadaşımla Abdi İpekçi’nin yaşamını yazdık. “Bir Gazetecinin Hayatı” kitabı çok tutmuştu. İyi bir kitaptı çünkü Türkiye’de ilk defa öyle bir biyografi çalışması olmuştu. Ama sonra bütün kararlılığımıza rağmen ikincisini getiremedik. Çünkü maaşımız ve zamanımız yetmiyordu. Mesela Abdi İpekçi kitabı için iki buçuk yıl çalıştık. 200’e yakın insanla konuştuk. 1954’ten 1979’a kadar tüm gazeteleri taradık. Bir yandan gazetecilik yaparken kitabı yazmak için böyle bir ağır mesai yaptık. Çalıştığımız gazeteden de ancak 15 gün izin alabildik ve kitabı yazdık. Bir daha da göze alamadık. Onun için ben artık gazeteciliği bıraktım ve kitap yazmaya yöneleyim istedim. Yazabildiğim kadar yazayım çünkü kitap daha kalıcı oluyor. Gazetecilikte yazdığın haberler ve köşe yazıları zamanla uçup gidiyor.

Peki, genç gazetecilere tavsiyeniz ne olur?

Gazetecilik öncelikle yetenek ister. Mesleğe karşı gerçek sevgi ve heves olmalıdır. Eğer içinizde heyecan, titizlik, inat ve hırs yoksa habercilik yapamazsınız. Gazeteye yeni başlayanları ilk önce polis gazeteciliğine verirler. Çünkü haberciliğin en zor yanıdır. Orada başarılı olan iyi bir muhabir olur. Sonra gazetecilikte her dala verebilirsin. Heyecanla işe sarılmak gerekiyor bunu da herkes yapamıyor. Gazeteciliğe birçok arkadaşımla beraber başlamıştık ama onların çok azı gazeteci olabildi. Ben bunu hep şöyle tarif ederim. “Bizim yokuş” dediğimiz “Babıali” çok kaygandır. Çıkarsın çıkarsın, bir hata yaparsın yuvarlanır gidersin. Çok gördük öylesini… Birden fırladılar ama dürüst gazetecilik yapmadılar yuvarlanıp gittiler. Gazetecilikte iki tip insan vardır. Bir gökten inenler bir de yer altından çıkanlar. Torpili olanlar tepeden gelir. Gazeteciliğin meşakkatini, sıkıntısını ve eziyetini çekmeden en üste otururlar. Onlar hazır işlere gönderilir bir de kocaman da imzaları çıkar. Popüler olurlar… Öbürü de adeta hamallık yapar. O meşakkatli yaşamdan başarıyla geçmek zorunda kalır. Gazetecilikte ilke sahibi ve dürüst olacaksın. Bir de gazetecilik niteliklerin olacak. Bunlar bence başarılı olmanın sırrıdır.

 

Beğen
Beğendim Sevdim Komik İlginç Üzüldüm Kızdım

Bu haber 29 Kasım 2018 tarihinde yayınlanmıştır. (2 hafta önce)

Habere yorum yaz